Kariye Müzesi
İstanbul‘a geldiniz ve çok kısa bir zamanınız var, ancak tek bir yeri görebilirsiniz. Burası neresi olmalı dediğinde söylenebilecek tek bir yer var: Kariye Müzesi. Aysel Abla söylemişti bunu bana. Açıkcası aynı fikirde olmakla birlikte yanına ben Ayasofya’yı koyarım. Hani, kişinin tercihine kalmıştır o esnada. Aysel Abla rehberliğinde Kariye Müzesini gezmiş ama o zamanlar İstanbul tarihi olsun, Hristiyanlık üzerine yeterli donanımım olmadığı için pek çok şeyi sadece dinlemiştim. Müze gezisi sonrasında tavandaki mozaiklere bakmaktan ve fotoğraflarını çekmekten ötürü boynumuzun ağrıdığını hatırlarım. O gün ve sonrasında da Kariye Müzesi’ne defalarca gitmişliğim oldu. Gitmişliklerimden çıkan fotoğrafları toplu olarak şurada görebilirsiniz.
Ve bugün yeniden Kariye Müzesi’ne gittim. Bir şekilde ayaklarım götürdü oraya beni. İşin aslı daha iyi bir makine ve lens ile birlikte giderek tüm detayıyla fotoğraflamak ve sağlam bir Kariye kitabı eşliğinde fotoğrafları isimlendirmek istedim ama bunu henüz gerçekleştiremedim. Bu yapacağım işlerden birisi olarak beklemektedir. Yani tekrar gideceğim bir müzedir.
Kariye demek mozaik demek, fresk demek. İstanbul’un az bilinen ve gezilen, bunda sapa bir noktada olmasının etkisi olan ama en mühim müzelerinden birisidir. Edirnekapı’ya gelince rahatlıkla ulaşabilirsiniz müzeye. Yerli turistlerin pek itibar etmediği, aslında pek bilmediği özellikle Yunanlı turistler ile kültür turizmi etkisiyle gezen yabancıların akınına uğradığı bir müzedir. Yabancı misafirleri de muhakkak yönlendirdiğim ve genelde gezi sonrasında çok şaşırdıkları ve memnun olduklarını ilettikleri bir müzedir.
Kariye’de bir müze gezisi ve peşinden yan sokaktan aşağı inmek suretiyle Ayvansaray yahut Balat’a inmenin keyfi başkadır.
Günden bir kısım kareler:
Haziran 18, 2010 No Comments
Sisli Bir İstanbul Sabahına Uyanmak
Aslında bir fotoğraf projem var; birileri benden önce davranıp yaptı mı bilemiyorum, ben denk gelmedim. Ehh birileri bu yazıyı okuyup yine benden önce davranıp yapar mı onu da bilemem. Yaparsa iyi eder; yapmazsan yaparlar durumu olur.
Sabah Sabah İstanbul idi projem. Yıl boyunca sabahları İstanbul’un görüntüsü olacaktı. Çekim noktalarım bile belli aslında. Değişen mevsimler ve sabahlar. Güne uyanan İstanbul ve şehrin sabah karmaşası. Ehh, yapacağım nasıl olsa.
Sabah 5:30 gibi uyandım TV’den gelen sese. Unutmuşum yatarken, açık kalmış. Pencereden dışarı baktığımda sis basmıştı her yanı. Şaşırdım, bu mevsimde sisi beklemiyordum hiç. Bir taraftan uyku bastırmakta, diğer taraftan bu sisi kaçırmamak gerektiğini düşüncesi ağır basmakta. Yıkadım yüzümü ve kendimi toparladım, dışarı çıktım.
Uzun zamandır düşündüğüm proje için de bir başlangıç olurdu hem. Taksiye binip Karaköy’e indim evvela. Süleymaniye tarafları daha belirgin olmakla birlikte pek sis yoktu ama Boğaz’a doğru sis çoktu. Karaköy meydanında biraz vakit geçirdim, fotoğraf çektim.
Güneş yükselmeye başlamıştı. Acaba Sultanahmet’e mi çıksam; yoksa bir vapur sefası mı yapsam düşüncesi ile iskele tarafında dolandım. 06:30′da Kadıköy’e vapur vardı, bekledim o civarda ve birden bir taksicinin “Kadıköy’e dolmuş” nidası ile birileri taksiye doluşunca anladım ki sefer iptal edilmiş. Ben de istikameti Sultanahmet’e çevirmek için için tramvaya yürüdüm. Şansıma o anda tramvayda geldi.
Güneş Ayasofya’nın arkasından kendini gösterdiğinden Ayasofya’ya karşı fotoğraflar pasparlak çıkıyordu. Sultanahmet’i fotoğrafladım biraz. Benden başka bir de Japon turist dolanıyordu; kendisine Türkçe “günaydın” dedim. O kadarını öğrensin bu garip memlekette değil mi?
Ayasofya Meydanı’ndan arkaya geçerek 3. Ahmet Çeşmesi ve Ayasofya‘yı birlikte çekeyim dedim. Ne de olsa sabahın köründeki ışık, üstüne de sisle birlikte her zaman çekmek mümkün değildi.
Sis birden artmıştı. Soğukçeşme Sokağı’ndan tekrar Eminönü’ne yürüyerek gidip meydandaki hareketlenmeyi ve Haliç manzarasını, vapurları çekerim düşüncesiyle biraz hızlı hareket etmeye başladım.
Lakin artan sis nedeniyle vapurlar çalışmıyor, seferler iptal edilmişti. Taksicilerin “15 dakikada Kadıköy’e dolmuş” bağırışları vardı.
Yeni Cami minareleri sis altında, Galata Köprüsü ise hiç görünmüyordu. Sabah güneşi, uykusuz gözlerime vurdukça bir garip olmuştum. Civarda fotoğraf çekmeye başladım. İnsanlar işine gücüne giderken, entel dantel bir işle uğraşıyormuşum gibi hissederek sonunda otobüs durağına yollandım. Halk ekmekten bir ekmek ve 2 çörek almayı da akıl ettim.
Fotoğrafların daha fazlası Flickr‘da.
Haziran 12, 2010 No Comments
Byzantion’dan İstanbul’a: Ahmet Ümit’in İstanbul Hatırası Romanı.
Evvela bu bir roman eleştirisi değildir.
İlk olarak Tanpınar’ın Huzur isimli romanını okurken yaşamıştım bu sıkıntıyı. Çünkü o zamanlar İstanbul’u semtler bazında bile hiç bilmiyordum. Ve okuduğum romanda ciddi bir eksiklik hissediyordum, yeterince nüfuz edemiyordum. Aynı şartlarda İstanbul Hatırası’nı okusaydım sanırım bu eksikliği çok çok fazla biçimde hissedebilirdim. Bırakınız o dönemki ben gibi İstanbul’u bilmeyenlerin, günümüz İstanbulluların çok önemli çoğunluğu bile İstanbul Hatırası romanını okurken benim o zaman hissettiğim bu eksikliği hissedeceklerdir. İstanbul dediysem bu özetle Tarihi Yarımada’dır.
Romanı, polisiye roman okuyucusu yahut Ahmet Ümit takipçisi olduğumdan almadığımı baştan söyleyeyim. İlk, belki de son okuduğum polisiye, ortaokul yıllarında Ankara’da Zafer Çarşısı kenarında yol üstünde eski kitap satıcılarından hani “ne alırsan 1 lira” tarzı kitaplar içinden kapaksız olarak seçtiğim Ölüm Perdesi isimli bir romandı. Beğenerek, keyif alarak okuduğumu hatırlamakla birlikte roman hakkında bugün aklımda pek bir şey kalmadığını söyleyebilirim. Neredeyse 25 yıl olmuş. Hatırladığım, roman kahramanının yaz-kış farketmeden soğuk suyla duş alması idi.
Evet, romanı İstanbul için aldım ve bir çırpıda denecek kadar kısa sürede okudum. 561 sayfa, bir tuğla kalınlığında olsa da yapısını düşünürsek o kadar korkulacak bir hacmi bulunmamaktadır. Aslolan “vuruş sayısı” olsa gerek. Çünkü geçenlerde okuduğum ama henüz sonunu getirmediğim Carl Gustav Jung ile söyleşilerden derlenmiş “Anılar, Düşler, Düşünceler” isimli kitap 300 sayfayı bulmasa da vuruş sayısı olarak geçer diye düşünüyorum. Hacim konusunda bir eleştirim olacak: kitabı taşıma sorunu yaşadım, çantada kitaba yer bulma ve yerleştirme konusunda sıkıntılarım oldu. Çünkü ben dışarda, bir kafede, sahil kenarında filan okumayı daha çok severim. Fotoğraf makinesini koyduğum çantada daima bir kitap olmasını da isterim.
En büyük avantajım kitapta geçen tüm yerleri gayet iyi gezmiş olmamdı. Sokak geçişlerini, adı geçen tüm semt ve kaybolanlarıyla birlikte tarihi eserleri, cinayet noktalarını görünümleri ile hayal edebiliyordum. Önceden biliyor olmak, gezmiş olmak romanın içine sinme konusunda bana çok kolaylık sağladı. Hele hele tarihi yönleri ile de biliyorsanız daha keyifli bir okuma gerçekleştirebilirsiniz. Bilmeseniz bile kitap içerisine yeri geldikçe serpiştirilen İstanbul’un geçmişine dair anahtar tarihsel bilgileri ve olayları öğreneceksiniz. Kitap boyunca İstanbul’a dair pek çok bilgiyi de edinmiş olacaksınız. Ben pek azını bilmiyordum ama yine de okuduklarım sağlam bir pekiştirme oldu kendi adıma. Okuma boyunca Başkomiser Nevzat’la cinayetlerinden peşinden giderken aslında İstanbul’un peşine de takıldığınızı farkedeceksiniz. Ahmet Ümit’in İstanbul’a dair sağlam bir araştırma ve epeyce okuma yaptığını, bir romanın sonunda görmeye alışmadığımız biçimde “yararlanılan kaynaklar” bölümünde görüyoruz. Aslında yazar güzel bir İstanbul kaynakçasını da okuyucuya sunmuş diyebilirim.
İstanbul’un acemisi sayılacak okuyucu yer ve mekanlar konusunda zorlansa da romanın İstanbul’un geçmişine dair çok şeyler katacağını eklemek isterim. En azından okuyucu üzerinde o eserleri ziyaret etme isteği uyandıracağı, kendisinde bir İstanbul farkındalığı yaratacağına dair ümitlerim var. O eserleri yeniden gördüğüm zaman benim aklıma da romandan ilgili sahne gelecektir.
Romanı okuma süresince romanda geçen tüm noktaları bir harita üzerinde işaretlesem, tüm eserlerle ve konumlarla ilgili bir fotoğraf iliştirsem mi diye düşünüp durdum. Fotoğraf arşivimde pek çoğuna ait bir fotoğraf bulunmaktadır. Yok, henüz bunu yapmadım. Aklımda iken kapağın iç kısmında bir harita ve üzerinde iki boyutlu olarak iliştirilmiş eser görünümleri yer almaktadır.
Haziran 7, 2010 No Comments






































