Ankara Gezisi: 2. Bölüm
Hamamönü’nün eski halini hatırlar gibiyim. Eski Ankara o zaman bizlere “tu kaka” gelirdi. Hani gidip dolaşmazdık oralarda, güvensiz diye düşünürdük. Ama Hamamönü çok değişmiş, evlerde restorasyon yapılıyor ve halen sürüyor bu. Turizme kazandırılmaya da başlanmış. Önce istikamet restorasyonun halen sürdüğü Kanuni döneminde Celveti tarikatı için tekke olarak yapılmış Tacettin Camii oldu. Dışardan gezdim, yanındaki inşaatın (restorasyon demek zor) sürdüğü türbe kısmına girdim çıktım; haziresinde mezar taşları arasında dolandım. Hayli ilginç ve estetik mezar taşları var.
Tacettin Camii’nin hemen karşısında yenilenen Hamamönü mahallesi ve evleri sizi karşılıyor. Hamamönü bembeyaz. Daha çok bir Ege havası var. Çeşitli kafeler açılmış ama pek çok evde restorasyon sürüyor. Nezih bir mahalleye dönmüş; lakin bazı evlerin duvarlarındaki, sokaklardaki modern dünyanın izleri gözleri rahatsız ediyor.
Hamamönü evleri arasında dolaştıktan sonra Talatpaşa Bulvarı’nın diğer tarafında bulunan, Hamamönü semtine de adını veren, Ankara’nın en eski tarihi eserlerinden birisi olan Karacabey Hamamı göze çarpıyor. 1440 yılında II. Murat’ın kadı askerlerinden Celalettin Karacabey tarafından yapılmış.
Hamamın içine girmeden yoluma devam ediyorum. İstikamet Ankara Kalesi. Ancak yol üzerinde bulunan mahalle araları çok fotoğrafik geliyor gözüme. Zaman da kısıtlı, hava kararmadan çıkmam lazım. Sokak başlarından bir kaç kare alıyorum sadece.
Altındağ Belediyesi binasını, Ulucanlar Caddesi’ni geçip yola devam ediyorum. Bu bölgede de bir yenileme çalışması sürmekte. Yollar kazılmıi, düzeltiliyor. Koyunpazarı Sokak’tan yukarı doğru yürümeye devam ediyorum.
Sokakta pek çok hediyelik eşya dükkanı dikkati çekiyor. Sokak yüz değiştirmeye başlamış. Sokağı geçince istikameti kaleye verecektim ama tekrar aşağı doğru dönerek Atpazarı Yokuşuna doğru yürümeye başladım. Önce açık planlı Kesikbaş Türbesi dikkati çekiyor. Türbede yatanın kim olduğu bilinmiyor. Türbe üzerine neden sokak tabelası koyarlar anlamıyorum. Ayrıca bakır renkli bir tabela üzerine yapı ile ilgili bilgileri kazıdıkları levha ise okunmasın diye yazılmış sanki. Birazcık güneş üzerine vurunca yazıyı okuyamıyorsunuz.
Ve benim en beğendiğim tarihi eserlerden Ahi Şerafettin Camii ve çevresine doğru yol alıyorum. İçinde Ahi Şerafettin’in, babası Ahi Hüsamettin’in, kızları Ayşe ve Devlet Hatun’ların yattığı 1330 yılında yapılmış ve dönemin mimarisini yansıtan Ahi Şerafettin Türbesi çevresini dolanıyorum. Dibinde roma devri eserlerden izler var.
Ahi Şerafettin Camii olarak bilinen 13. yüzyılın başlarında yapılmış bu yapının karşı duvarının üzerinde bulunan antik devir arslan heykellerinden ötürü Arslanhane Camii de denilmektedir.
Arslanhane Camii Minaresi ise bir seyir zevki veriyor. Pek çok açıdan fotoğraflarını çektim. Selçuklu döneminin genel katakteristiğine İstanbul’daki Osmanlı Mimarisi’ne fazlasıyla alışmış gözüm doyamadı, çok farklı geldi.
Arslanhane Camii içerisi ise ayrı bir güzellik. 12 pencere ile aydınlanan caminin içi kısmen karanlık geliyor. 6′şardan 4 sıra olan çam direkler tavanı ve kadınlar mahfilini tutmaktadır. Bu direklerin üzerinde sütun başlıkları Roma devrinden gelmekte imiş. Üzerlerinde Mihrabi ise çinilerle süslü olup tavana kadar uzamaktadır. Selçuklu döneminin en güzel örneklerinden olduğu söylenmektedir. Minberi ayrı güzel,
İçinde bulunmaktan dolayı insanın içini huzur kaplatan bu camiden çıkmam pek kolay olmadı. Karanlık olması dolayısıyla istediğim fotoğrafları da alamadım. Yanımda kompakt makine olması da ayrı bir dezavantaj idi. Camiden çıkıp artık kaleye doğru yol aldım. Daha evvel kalenin kuzey bölümünü gezmişliğim vardı. Bu sefer güney bölümünde bir Ankara seyri yaptım. 2 gün evvelki pırıl pırıl havadan eser yok, sis basmış şehri. 2 gün önce gidemediğime yanıyorum. Kaleye çıkış ve kaleden çektiğim birkaç fotoğrafı görelim.
Aralık 21, 2008 No Comments














































